Arşiv

Ekim 2018

Browsing

İspanya’nın Bask bölgesinin en büyük ve en gelişmiş şehri Bilbao’yu keşfetmeye hazır mısınız? Bilbao’nun İspanya’nın değil Bask bölgesinin bir şehri olduğunda ısrar eden kişilerin yaşadığı bir kentteyiz. Aslına baktığınızda Bilbao, Fransa’nın sınırında yer alıyor diyebiliriz. Acaba bu yüzden mi Bilbao’lular İspanya’yı değil de Bask bölgesini ülkesi gibi kabul ediyor? Neden olmasın? İlginç… Biz konuyu fazla uzatmıyoruz ve “Bilbao’da nereleri gezmeli?” sorumuza yanıt aramaya başlıyoruz!

Guggenheim Müzesi

Bu müze Bilbao’nun en önemli modern sanat müzesi. Eğer bir sanat düşkünüyseniz burası tam size göre! Binası aynı zamanda dünyadaki en önemli yapılardan biri olarak kabul ediliyor. Müzenin içinde yer alan lokanta bile Michelin yıldızlı diyerek ne kadar güzel olduğunu anlatmış olur sanırız. Buradaki her eserin ayrı bir anlamı var ve sadece içinde değil dışında da birçok eser var. Bu harika müzeyi dikkatlice gezmenizi tavsiye ederiz.

Zubizuri Köprüsü

Nervion Nehri’nin üstündeki etkileyici köprü aslında bir yaya köprüsü. Şehrin sembolü haline gelen yapı, “Beyaz Köprü” olarak da bilinir çünkü rengi bembeyaz. Buradan geçerken gerçekten çok keyif alacağınıza eminiz. Köprünün altından gemilerin geçişini izlemek insana ayrı bir huzur veriyor. Ünlü mimar Santiago Calatrava tarafından tasarlanan köprü, bir kemeri andırıyor aslında. Bilbao’ya geldiyseniz Zubizuri’den bir tur geçmeden dönülmez diyoruz.

Bilbao Güzel Sanatlar Müzesi

Plaza del Museo’da yer alan bu müze gezilecek yerlerin gerçekten başlarında yer almalı. Sergilediği yaklaşık 8 bin eseri sanatseverler kaçırmamalı. Evet, siz de haklısınız, hepsine tek tek nasıl bakacaksınız ki… En azından bu müzenin havasını tatmadan da Bilbao’yu gezdim demeyin. Yemyeşil bir alanda yer alan müze, bakanlık tarafından altın madalyaya layık görülmüş. Daha ne diyebiliriz ki! Bu arada bir sır daha verelim; müze 1962 yılında milli eser ilan edilmiş.

Casco Viejo (Yedi Cadde)

Burası Bilbao’nun en eski yerleşim yerlerinden biri. Eski binaları keşfetmeyi sevenleri Casco Viejo’ya çağırıyoruz. Rengârenk binaları, çeşit çeşit dükkânları ve nostaljik havasıyla bu cadde her anlamda büyüleyici. Buradan Bilbao’nun tarihi atmosferine tanıklık edebilirsiniz. Hele bir de karnaval zamanında gittiyseniz, o eğlenceye, danslara ve müziğe doyamayabilirsiniz. Aslında ilk kurulduğunda burası üç cadde üzerine yapılmış. Daha sonra nüfus arttıkça, cadde sayısı yediye çıkmış. Böylece adı da “Yedi Cadde” olarak kalmış. İsmi bile buram buram tarih kokuyor!

Arriaga Tiyatrosu

Neo-barok tarzına sahip bir opera binası, tamamıyla büyüleyici! “İspanyol Mozart” lakabıyla bilinen bestekâr Juan Crisostomo Arriaga’nın anısına yapılmış bu bina. Burada Aste Nagusia (Büyük Hafta) adında bir festival yapılıyor. Festival her yıl 22 Ağustos’ta Arriaga Tiyatrosu’nda başlıyor ve insanlar cidden çok eğleniyorlar. Bu tarihlerde giderseniz mutlaka eğlenceye tanıklık etmelisiniz. Zaten yazın gitmenizde fayda var çünkü yağmurun en yaz yağdığı mevsim diyebiliriz.

Bilbao’da yemekleri seveceğinize eminiz. Burada İspanyol mutfağına rahatlıkla doyabilirsiniz. Yemeğinizi kendiniz yapmayı düşünürseniz de harika meyveler ve sebzeler bulacağınız La Ribera Pazarı’na mutlaka uğramalısınız. Alışveriş için gitmeseniz de pazarda yer alan restoranlarda tüm yerel lezzetlerin tadına varıncaya kadar yemek yiyebilirsiniz. Son olarak; eğer Bilbao’ya yaz mevsiminde değil de başka bir mevsimde gitmeyi düşünüyorsanız, yanınıza şemsiye ve yağmurluk almanızı mutlaka tavsiye ederiz. Ne yazık ki yağmurun ne zaman yağacağı hiç belli olmuyor! Evet, Bilbao’yu keşfetmeye artık hazırsınız. O yüzden Bilbao biletinizi www.atlasglb.com adresimizden hemen almalısınız!

Malumunuz Türk insanı için Almanya’nın yeri diğer Avrupa ülkelerinden daha farklı. Kimisi için acı hatıralar barındırsa, hasret ve gurbet kelimeleri ile eş anlamlı tutulsa da artık orada bulunan 3. kuşak Türkler aradaki dengeyi sağlamış durumda. Avrupa’da en çok Türk nüfusunun yaşadığı Almanya’nın kültür, sanat ve endüstri ile öne çıkan 5. büyük şehri olan Düsseldorf’u gelin hep birlikte yakından tanıyalım.

Köln’ün kuzeyinde kalan Düsseldorf, dünyaca ünlü moda haftalarına ve sanayi fuarlarına ev sahipliği yapması sebebiyle de ön planda. Avrupa’nın önemli iş ve finans merkezlerinden biri olarak kabul edilen şehir, II. Dünya Savaşı’nda %80 hasar almasına rağmen çok kısa sürede yeniden yapılanıp dünya sahnesinde yerini almış. Bugün “Almanya’nın Paris’i” olarak nitelendirilen Düsseldorf’un bu unvanı yüksek yaşam standartları ve ünlü alışveriş mağazaları bakımından Paris’e benzetildiği için aldığını düşünüyoruz.

Genel olarak Ren Nehri kıyısında konuşlanan Düsseldorf’un Altstadt bölgesi şehrin en hareketli noktası. Şehrin çeşitli festivallerine ve Noel zamanı büyük pazarlara ev sahipliği yapan meydanı Marktplatz da turistlerin ilk durağı oluyor.

Königsallee denilen cadde ise bahsettiğimiz lüks mağazaların sıra sıra dizildiği, alışverişinize ara vermek istediğinizde birbirinden şık kafelerinde soluklanabileceğiniz bir yer. Ortasından geçen kanal ve bisiklet yolu ile birbirinden güzel fotoğraflara da imza atabileceğiniz cadde görülmeye değer. Aslında her bütçeye uygun seçenekler bulabileceğiniz Düsseldorf’ta birbirinden güzel hediyelik eşyalarla da sevdiklerinize minik hediyeler verebilirsiniz. Caddenin sonunda yer alan gölde bulunan Tritonenbrunnen Çeşmesi ise Düsseldorf’a özgü tarihi dokulardan en öne çıkanı.

Rheinuferpromenade bölgesi ise Düsseldorf’luların gün sonu yorgunluk atmak için tercih ettiği, Ren Nehri’nin eşsiz manzarasında gün batımını izleyebileceğiniz sıra sıra kafe ve restoranlara ev sahipliği yapıyor. Şehri kuş bakışı izleyebileceğiniz Rheinturm TV Kulesi de yine bu bölgede.

Mütevazı mimarisi ve göz alıcı pembe rengi ile büyükçe bir bahçenin içerisinde yer alan Benrath Sarayı, Alman Prens Palatine Carl Theodor tarafından yaptırılmış. Bünyesinde Doğa Tarihi ve Avrupa Bahçe Sanatı müzelerini barındıran sarayın barok stili ile inşa edildiğini ve yapımının 1770 yılında tamamlandığını belirtelim.

Kunstsammlung Nordrhein-Westfalen, şehrin Kuzey Ren Westfalya eyaleti tarafından 1961 yılında kurulan en büyük sanat koleksiyonu ve enstitüsü. Picasso, Pollock, Andy Warhol, Klee gibi farklı tarzlara sahip sanatçıların dünyaca ünlü eserlerini barındıran enstitü 20. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan modern ve çağdaş sanat eserleriyle mutlaka görülmesi gereken yerlerden.

Şehri etkisi altına alan barok mimari stilinin bir diğer örneği olan St. Andreas Kilisesi, Düsseldorf’un en eski tarihi yapılarından biri olarak kabul ediliyor. Daimi pazarı ile taze sebze ve meyvelerinin yanı sıra yerel mutfak lezzetleri bulabileceğiniz Carlstadt da şehrin popüler bölgeleri arasında.

MedienHafen ise şehrin eski limanı, yeni iş merkezi. Medya Limanı olarak da bilinen bölgede adeta birer sanat eseri gibi görünen birbirinden farklı formdaki binalar ilginizi çekecek.

Düsseldorf’ta yemeden dönmeyin diyeceğimiz şeylerin başında -inanamayacaksınız ama- döner geliyor! Dene & Gör isimli dönerci Türk ya da yabancı tüm turistlerin favorisi olmuş durumda. Dönerinin hayatlarında yedikleri en lezzetli döner olduğu konusunda ısrarcılar. Elçiye zeval olmaz…

Ren Nehri’nin kıyısında kurulan lunapark da Düsseldorf gezinize eğlence ve heyecan katan bir anı olarak kalacak. Şehrin yılın çeşitli aylarında birbirinden farklı festivallere de ev sahipliği yaptığı bilgisini de ekleyip yazımızı sonlandırırken, atlasglb.com’la yeni lokasyonlarda görüşmek üzere diyoruz!

Yaz bitti, hafta sonu kaçamaklarına muhteşem bir lokasyon ekleme vakti! Eğer yemek yemeyi, daha doğrusu et yemeyi seviyorsanız, şerbetli tatlıya ve Antep fıstığına düşkünseniz ve hafta sonunu yemek keşiflerine ayırabiliyorsanız; Gaziantep sizin için ideal bir rota olacak. Gaziantep, 250’ye yakın özgün yemek çeşidiyle gastronomi dalında UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı’na katılmış bir yemek başkenti. O zaman hafta sonunu Gaziantep’te geçirmek kulağa nasıl geliyor dersiniz? Hadi başlayalım! Şimdiden söyleyelim; çatlayana kadar yemeye hazır olun, kendinizi durduramayacaksınız!

Gaziantep’te İlk Gün

Sabah erkenden kalktınız ve kahvaltıyı da dışarıda yapacaksınız elbette. O zaman size buranın âdetlerinden birini önerelim; beyran çorbası! Et ve pirinçten yapılan bu çorba, etseverleri büyüleyebilir ve en iyi yapanlardan biri de Metanet Lokantası’dır. “Sabah sabah bu çorba ağır gelebilir.” diye düşünenleri, sabah yedikleri diğer bir alternatif olan ciğer yemeye davet etsek yine mi ağır gelir? Bu arada lafı geçmişken Gaziantepliler kahvaltıda nohut dürüm yemeyi de çok seviyor. Belki bir de bunu denersiniz? Kahvaltı faslı bittiyse, meşhur Tahmis Kahvesi’nde bir menengiç kahvesi iyi gider, değil mi? Kahveler de içildi, şimdi meşhur Bakırcılar Çarşısı’na doğru geçiş yapmanın zamanı geldi. Biraz yürüyün ve yediklerinizi eritip öğlen yemeğine kendinizi hazırlayın. Aklınıza gelebilecek her çeşit bakır ürününü burada bulabilirsiniz. Bakırcıların çeşit çeşit el emeği göz nuru… Kulağa çok güzel geliyor!

Evet, geldik öğle yemeğine. Ne yiyeceksiniz? Katmerci Zekeriya Usta’nın elinden katmer yemenin gerçekten tam zamanı! Bol Antep fıstıklı ve kaymaklı bir katmere kim hayır diyebilir ki? Katmerleri de yediniz, şeker yüklemenizi yaptınız ve tüm hızıyla gezmeye devam! Bey Mahallesi’ne geçiş yapma vakti biraz da. Dar sokakları, eski konakları ve Gaziantep ruhunu yaşamalısınız biraz burada. Bey Mahallesi’ne gelmişken oyuncaklara ilgili olanların Oyuncak Müzesi’ni ziyaret etmesini de tavsiye ederiz.

Geldi akşam yemeği zamanı! Şu meşhur İmam Çağdaş’ı denemek ister misiniz? Lahmacunun bir numaralı adreslerinden biri diyorlar burası için. Ama yalnızca lahmacuna değil, Gaziantep mutfağından her çeşit lezzete ev sahipliği yapıyor. Burayı es geçmeniz mümkün değil! Gidip lezzetlerin tadına bakacağınızı çok iyi biliyoruz. Oldukça yoruldunuz, öyle değil mi?

Gaziantep’te İkinci Gün

Pazar kahvaltısı hayaliyle uyanacaksınız muhtemelen. Bu sabah keyifli bir sofrada kahvaltı yapmayı hak ettiniz. Orkide Pastanesi hayalinizdeki kahvaltı için ideal yerlerden biri. Aperatif tost türü şeyler yemek isterseniz de Tostçu Erol sizi bekliyor. Tostçu Erol’u bilmeyen var mı aranızda? Bilmiyorsanız da bundan sonra asla unutamayacaksınız. Kahvaltınızı ettiniz, bu sefer rota neresi? Zeugma Müzesi! Burası dünyanın en büyük mozaik müzesi ve nadide eserlere ev sahipliği yapıyor. Hayran kalacağınıza eminiz! Yine yoruldunuz, kalori yaktınız ve bilin bakalım ne zamanı? Yemek yeme zamanı! Kebapçı Halil Usta’ya uğrayıp karnınızı doyurun çünkü Gaziantep’te kebap yemeden dönerseniz kendinizi suçlu hissedebilirsiniz, bizden söylemesi.

Antep gezinizin son yemeğini de yediniz. Peki, Gaziantep’e gelmişken baklava yemeden dönülür mü? Tabii ki asla! Bunun için doğru adreslerden biri de Koçak Baklava. Birer porsiyon baklava alır mısınız? Belki biraz da ev için paket yaptırırsınız… Eve de götürmek lazım çünkü. Baklavanızı da alıp artık uçağa yetişebilirsiniz rahatlıkla. Bu arada Gaziantep’te tatlı yerken yanında minik bir bardakta süt verdiklerini biliyor musunuz? Tatlının şekeri içinizi baymasın diye düşünülmüş bir gelenek. Çok ince bir detay, ama daha çok yediriyor!

Gaziantep gezimizin sonuna geldik ve birkaç önerimiz var. Uçak inişteyken mutlaka dışarıyı seyredin. Tabii cam kenarındaysanız… Fıstık ağaçlarının manzarası kendine hayran bırakıyor. Aynı zamanda havaalanından şehir merkezine gidiş de yaklaşık 45 dakika sürüyor.

Eminiz bu yazı sizi haftaya Gaziantep’e uçuracak. O zaman hemen biletleri alın ve arkadaşınıza minik bir sürpriz yapın. Bol yemeli bir hafta sonu olacak, gitmeden önce bir detoks yapmanızı ve midenizi rahatlatmanızı tavsiye ederiz. Keyifli uçuşlar, şimdiden afiyet olsun!

Portekiz’in başkenti Lizbon, İstanbul gibi iki yakaya sahip bir şehir. Kuruluşu Roma’dan da eskiye dayanan Lizbon’a gitmenin tam da vakti aslında! Yazın boğucu sıcağını atlatmış, mis gibi bir havaya gidiyor olacaksınız. Lizbon’a gitmek için ekim ve kasım ayları çok uygun. Tabii bir de nisan, mayıs… Her ne kadar küçük bir şehir gibi gözükse de yürürken yoran bir şehir Lizbon. Ayakkabıları özenle seçmeli, değil mi? O zaman bir tur atalım da keyfimiz yerine gelsin…

Tarih Kokan Bir Gezi

UNESCO Kültür Mirası Listesi’ndeki yerlerden başlayalım dilerseniz. Belém Kulesi ve Jerónimos Manastırı, Lizbon’un vazgeçilmez tarih kokan yerlerinden. Belém Kulesi, Gotik ve Rönesans mimarisinin birleşimi olan Manuelin mimari tarzıyla oldukça dikkatinizi çekecek. Jerónimos Manastırı da Belém bölesinde yer alıyor ve ünlü kâşif Vasco de Gama’nın mezarına ev sahipliği yapıyor. Bu arada Lizbon gerçekten çok yokuş barındıran bir yerleşim; bu yüzden yürürken göreceğiniz şehir manzaraları sizi gerçekten büyüleyebilir. Önceden uyarımızı verelim ve siz de fotoğraf makinelerini veya telefonları hazır edin. Bilmediğiniz bir şehri gezerken anı yakalamak hiç bu kadar güzel olmamıştır eminiz.

Bir de Lizbon halkının ünlü buluşma yerinden bahsedelim: Rossio Meydanı! Burası İstanbul’un adeta Taksim Meydanı. Yeri gelmiş çeşitli gösteri ve protestolara ev sahipliği yapmış, yeri gelmiş buluşma noktası olmuş, yeri gelmiş konserlere ve ziyafetlere konu olmuş… Tam bir etkinlik meydanı kısacası. Kıpkırmızı 25 Nisan Köprüsü’nün ihtişamı İstanbul’daki köprülerimizi hatırlatıyor. 25 Nisan Köprüsü, Tejo Nehri üzerinde kurulu ve masmavi bir nehir manzarasını gözler önüne seriyor. Bu arada küçük bir bilgi geliyor; bu köprünün San Francisco’daki Golden Gate Köprüsü’nü inşa eden mühendisler tarafından yapıldığını biliyor muydunuz? Artık unutmayacaksınız.

Gez Gez Bitmiyor!

Geldik Lizbon için oldukça önemli olan bir müzeye; Ulusal Antik Sanat Müzesi! Burası Avrupa’nın da en önemli müzelerinden birisi. Portekiz Kraliyet Ailesi’nin sanat koleksiyonlarını barındıran bu müze, Portekiz tarihinde yapılmış en önemli yağlı boya tablolara da ev sahipliği yapıyor.

Santa Justa Asansörü’nü hiç duydunuz mu? Burası bize İzmir’deki Asansör’ü hatırlatmadı değil… Hep de Türkiye’den benzer örneklerle anlattık Lizbon’u ama maalesef benziyor, elimizde değil. Neyse konumuza dönelim; Santa Justa Asansörü 1900’lü yıllarda inşa edilmiş ve amacı da Baixa ile Bairro Alto bölgelerini birbirine bağlamakmış. Ne tatlı bir neden! Çıkmanızı tavsiye ederiz çünkü o manzara buna değecek…

Gitmişken Alfama bölgesini görmeden de gelmeyin. Burası Lizbon’un en eski bölgesi ve Sao Jorge Kalesi ile nehir arasında bulunan yokuşta yer alıyor. Bakın çok basit anlattık, bizce hemen bulacaksınız! Dar sokakları ve eski evleri nostalji yaşatıyor ister istemez. Sokakların arasından geçen sarı tramvaylar yine bizi Taksim’e ya da Kadıköy’e götürüyor. Ya da Karaköy mü demeliydik? Tam bir mahalle havası yaşanan bu bölgede, bakkallar ve camlardaki çamaşırlar bile bu ruhu yaşatmaya yetiyor!

Lizbon’u gezmek için 4 gün size yeterli olacak. Gezerken mutlaka tramvay ve tren kullanmalısınız, ayrı bir keyif verecek gezinize. Hem de biraz dinlenmiş olursunuz. Malum, yokuşlar biraz yoruyor… Bu arada havaalanı şehir merkezine oldukça yakın. Bu yüzden otobüs veya metro ne varsa ve en yakın saat hangisiyse şehir merkezine hızlıca ulaşabilirsiniz. Siz atlasglb.com’dan Lizbon biletinizi alın, geriye sadece şehir merkezine gitmek kalsın…

Sonbaharın artık iyiden iyiye kendini hissettirdiği şu günlerde belki de yapılacak en güzel aktivitelerden biri elinize alacağınız iyi bir kitap ve yanına eşlik edecek leziz bir kahve… Biz de sizler için Atlasglobal ile kolaylıkla seyahat edebileceğiniz en popüler sonbahar rotalarını ve bu rotaların en güzel kitapçılarıyla kahvecilerini derledik. Keyifli okumalar!

 

Portekiz

Kitapçı: Livraria Ler Devagar-Lizbon            Kahveci: Le Petit Prince Culture Cafe

Lizbon’un en popüler kitapçısı Livraria Ler Devagar, göz alıcı hatta fantastik sayılabilecek dekorasyonu ile dünyanın en iyi kitapçıları listesinin üst sıralarında yer alan oldukça meşhur bir yer. İçerisinde tüm dünyadan yüzlerce çeşit kitap bulabileceğiniz gibi kitapçının bulunduğu bina birçok reklam ajansı, tasarım butiği ve sanat galerisine ev sahipliği yapması sebebiyle pazar günleri ikinci el ve antika pazarına dönüşüyor!

Le Petit Culture Cafe ise adından da anlaşılacağı üzere hayatımızın her döneminde bize yön gösteren kült kitap, “Küçük Prens”e adanmış bir yer. İçerisinde lezzetli üçüncü dalga kahveleri tatmanın yanında dünyanın farklı dillerinde basılmış “Küçük Prens” kitaplarını bulabilir, hatta satın alabilirsiniz.

 

Kitapçı: Livraria Lello e Irmao-Porto            Kahveci: Cafe Progresso

Gelelim Portekiz’in güzel şehri Porto’ya. Burada öyle bir kitapçı var ki, şöhreti Porto sınırlarını çoktan aşıp dünyaya yayılmış. Livraria Lello e Irmao, etkileyici mimarisi ile göz dolduran, J. K. Rowling’in bile ünlü seri “Harry Potter”ı yaratırken ilham aldığı, kapısında kuyruk olan bir kitapçı. Üstelik 1869 yılından beri ayakta!

Cafe Progresso ise Porto’nun en eski kafesi. 1899 yılından beri hizmet veren bu kafe, kahveleri kadar taptaze kruvasanları, lezzetli Portekiz tatlıları ve pancake’leri ile de meşhur. Kısacası Livraria Lello e Irmao’da seçtiğiniz sürükleyici bir kitaba eşlik edecek harika tatları burada bulmanız mümkün.

 

Fransa

Kitapçı: Shakespeare and Co.-Paris             Kahveci: Cafe Le Jardin Du Petit Palais

Şimdi “Shakespeare İngiliz değil miydi, Paris ne alaka?” diye düşünebilirsiniz ama Shakespeare artık dünyaya mal olduğundan ismiyle gittiğimiz her yerde karşılaşmamız olası. Notre Dame Katedrali’nin hemen yanında yer alan bu kitabevinin Paris’in göz bebeği olmasının sebeplerinden biri de içinde bulunan dilek kuyusu.

Petit Palais, yani Küçük Saray’ın iç avlusunda bulunan bu büyüleyici mekanda kahve içmek paha biçilemez! Cafe Le Jardin du Petit Palais’de ister bahçede ister salonda kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Aynı zamanda yemek de bulunan mekanın atmosferine kapılmadan kitabınıza odaklanmak büyük efor gerektiriyor.

 

İspanya

Kitapçı: Librería Bardón-Madrid             Kahveci: Salon des Fleurs

Madrid’in merkezinde yer alan Librería Bardón, edebiyat tutkunlarını hazine bulmuş kadar sevindirecek nadir eserleri barındıran bir kitapçı. 1947’den bu yana hizmet veren kitapçı, mimarisi ve dekorasyonuyla da kitap tutkunlarını büyüleyecek bir tarza sahip.

Salon des Fleurs ise Fransızcada “çiçek salonu” anlamına gelen ve adının hakkını vererek her yanı çiçeklerle dekore edilmiş, sıcacık bir ev ortamı rahatlığında uzun süre aklınızdan çıkmayacak bir kafe. Vintage tarzının ağırlıkta olduğu bu şirin kafede, incecik porselen fincanlarda kahvenizi yudumlarken kitabınıza gömülüp Salon des Fleurs’un keyfini sonuna kadar çıkarabilirsiniz.

 

Kitapçı: Libreria Altaïr-Barselona             Kahveci: Roast Club Cafe

Dünyanın en seçkin kitaplarını bünyesinde barındıran Libreria Altaïr Barselona’nın en bilinen kitapçılarının başında geliyor. Birçok gezgine ilham kaynağı olduğunu düşündüğümüz bu kitapçının dekorasyonu da konsepte uygun olarak düzenlenmiş.

Barselona’da “İyi kahveyi nerede içebiliriz?” diye sorduğunuzda ise tüm oklar Roast Club Cafe’yi gösterecek. Ziyaretçilerden sürekli iyi yorumlar alan bu küçük ve şirin kahveci, tüm kahve çeşitlerinde iddialı olmasının yanı sıra nefis bagel sandviçleriyle de iştah kabartıyor.

 

İngiltere

Kitapçı: Word on the Water-Londra         Kahveci: Black Cab Coffee Co.

Bu seferki kitapçımız diğerlerine hiç benzemiyor! Çünkü o normal bir dükkan değil, yüzen bir tekne! “Sudaki kelime” anlamına gelen Word on the Water bizce dünyanın en havalı, en ilginç kitapçısı. Üstelik kültürel etkinliklere ve resitallere de ev sahipliği yapan bu kitapçı Londra’da mutlaka uğramanız gereken duraklardan biri.

Hazır Camden Lock ile Paddington arasında gidip gelen Word on the Water’a rastlamışken şehrin her yerinde gezen, üzerinde Black Cab Coffee Co. yazan küçük siyah bir arabayı yakalarsanız hemen durdurun. Çünkü o normal bir siyah araba değil, gezici bir kahveci! Black Cab Coffee Co., en lezzetli kahveleri ayağınıza getiren, göreceğiniz en sevimli minik kahve dükkanı. Kahve ve kitap tamamsa şimdi kanal kenarındaki çimlere uzanıp keyif yapmanın tam zamanı!

Bonus: Londra’da kahve deyince yüzlerce mekan sayabiliriz fakat bizim size özellikle bahsetmek istediğimiz bir yer var: Algerian Coffee Stores. İsmine bakıp kahvelerin sadece Cezayir’den geldiğini düşünmeyin. Burada dünyanın her yerinden gelen çekirdek kahveler ve kahve ekipmanları var. İstediğiniz kadar alıp evinizde ya da kaldığınız yerde kahveye doyabilmeniz için önden demletip, tadım bile yapabiliyorsunuz.

 

Kitapçı: Barter Books-Alnwick                  Kahveci: The Pineapple Cafe

Barter Books’un meşhur olmasını sağlayacak birden fazla neden var aslına bakarsanız. Bunlardan ilki ise, II. Dünya Savaşı’nda devletin hazırladığı propaganda kampanyasının sloganlarından biri olarak bulunan ve daha sonra kullanmaktan vazgeçilen “Keep Calm and Carry On” yazılı posterin Barter Books’ta bir kutuda yeniden ortaya çıkarak tüm dünyada meşhur olması. Kitapçının diğer bir özelliği de Victoria Dönemi’nde tren garı olan bir binada konuşlanması. 1991 yılından beri hizmet veren Barter Books aynı zamanda adından da anlaşılacağı gibi ikinci el kitap alabileceğiniz ya da takas yapabileceğiniz bir kitapçı. Bu kadar fazla özelliğe sahip olması da onu diğerlerinden öne çıkarıyor.

Şirin mi şirin Alnwick kasabasına gelmişken burada ziyaret edeceğiniz en güzel kahveci ise bizce The Pineapple Cafe. İngiltere deyince akla her ne kadar çay gelse de bu kafenin kahveleri de deneyenleri çok mutlu ediyor. Küçük bir “country evi” tarzında dekore edilen ve ev yapımı tatlarıyla fark yaratan bu güzel mekanda, sobanın yanı başındaki kanepeye gömülüp kitap okumak kadar güzel bir şey var mı?

 

Hollanda

Kitapçı: American Book Center-Amsterdam             Kahveci: Cafe Del Mar

Amsterdam’ın en popüler kitapçısı American Book Center, bünyesinde bulunan dünya seçkisi ve sık düzenlediği etkinliklerle de kitapseverlerin gözdesi. İmza günleri, söyleşiler, kitap fuarları gibi etkinlerle boy gösteren kitapçıda aynı zamanda kupa, çanta, kartpostal gibi çeşitli hediyelik ürünler de bulmak mümkün.

American Book Center’dan aldığınız kitabınızı okumak için şöyle güzel, aydınlık bir kafe arıyorsanız, bisikletinize atlayıp hemen soluğu Cafe Del Mar’da alın. Amsterdam’ın sayısı yüzleri bulan kafeleri arasında ahşap ağırlıklı dekorasyonu, lezzetli kahvesi ve aydınlık ambiyansı ile öne çıkan kafede kahvenize eşlik edecek enfes tatlılar da sizleri bekliyor olacak.

Almanya, köklü geçmişi ve tarihin akışını değiştiren önemli savaşlarda başrol üstlenmesi nedeniyle gerek Avrupa’da gerekse dünyada uzun yıllardır etkin rol oynayan önemli ülkelerden. Uzun yıllardır dışarıdan göç alan ülkenin kozmopolit yapısı tabii ki mutfağına da çeşitlilik getirmiş.

Bu mutfağın en önemli ürünleri patates ve et gibi görünse de “Alman mutfağı sadece patatesten ibaret” ön yargısı da yanlış. Çünkü önemli bir tarım ülkesi olan Almanya, özellikle 600’ü bulan ekmek çeşidi ve gelişmiş pastacılık teknikleriyle üretilen pastane ürünleriyle ön plana çıkıyor. Bizler için çay neyse Almanlar için de kahve o. Bu yüzden kahvenin yanında tüketilebilecek çeşit çeşit tatlı hamur işini Almanya’nın her köşesinde bulmak mümkün.

Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası büyük göç alan Almanya’nın mutfağını şekillendiren en büyük etnik grupsa; biz Türkler. Almanya’nın her sokağında rastlayacağınız restoranlarıyla Türkler, et seven Almanları da cezbetmiş ve müdavimleri hâline getirmiş durumda. Sabah ve akşam öğünlerinde daha hafif -sandviç tarzı- yemekleri tercih eden Almanlar, öğle yemeklerinde gönüllerince yiyor. Almanlar için Türk restoranlarından sonra en popüler mutfaklar ise İtalyan ve Uzak Doğu.

Berlin, Münih, Frankfurt gibi 7/24 yaşayan şehirlerinden tutun en küçük kasabasına kadar Almanlar dışarıda yemek yemeğe bayılan bir millet. Sokakların her daim cıvıl cıvıl olduğu bu ülkede hem yerliler hem de turistler arasında popüler olan sokak yemeklerini sizler için derledik.

 

Kartoffelsalat-Patates Salatası

Şimdi “Alman mutfağı patatesten ibaret” ön yargısının yanlış olduğunu söyleyip listeye patates salatası ile başlarken kendimizle çeliştiğimizi düşünmeyin. Çünkü bu patates salatası Almanların her an, her yerde tükettiği en popüler lezzet. İster yemeğin yanında ister ana öğün olarak tüketin, bu salatanın lezzetine karşı koymak imkânsız!

 

Bratwurst-Sosis

Gelelim Almanların ikinci önemli lezzeti sosise. Gerçi tüm şarküteri ürünlerine düşkün ve bu alanda oldukça başarılı olan Almanlar için sosisin yeri ayrı. Beyaz sosis olarak da bilinen bu lezzet yine sokak yemekleri arasında en favori olanlardan. İster ekmek arası ister tek başına, hele patates salatası ile bir araya geldi mi tadından yenmez!

 

Pretzel-Alman Simidi

Amerika’da daha çok küçük krakerler olarak bilinen pretzel, neredeyse Almanya’nın sembolü haline gelmiş bir hamur işi. Alman simidi olarak da adlandırabileceğimiz bu ürün, aslına bakarsanız hamurundan pişirilme tarzına kadar simitten çok farklı. İster çikolata gibi tatlı, isterseniz ketçap, hardal, ranch gibi tuzlu soslarla tüketebileceğiniz pretzel, Almanya seyahatinizde imdadınıza koşan minik kahramanınız olacak.

 

Currywurst-Körili Sosis

Almanya’nın sosis ve patates ikilisini ne kadar sevdiğinin kanıtı, evde, okulda, özellikle de sokakta severek tüketilen bu güzel yemek, körili ketçaba bulanan kızarmış sosislerin üzerine tekrar köri serpilerek hazırlanıyor. Yanında servis edilen patates kızartması ile katladığı lezzetini Almanya’nın istediğiniz şehrinde çıkarabilirsiniz.

 

Döner Kebap

Evet, gelelim kültürümüzün Almanya’da en popüler olan üyesine! Bizim bildiğimiz döner, Almanya’da döner kebap adıyla revaçta. Aslına bakarsanız buradakinden de farklı sunuluyor. İçerisine eklenen sebzeler ve özel soslarla servis edilen döner kebap, Almanya’da o kadar seviliyor ki dünyaca ünlü bir moda markası, sokak stilini yansıtan koleksiyonunu Berlin’deki meşhur bir dönerciden ilham alarak tasarlamış! Tasarımlarda ismi ve resmi bulunan vatandaşımızı görünce göğsümüz kabarmadı değil.

 

Bratkartoffeln-Soğanlı Sıcak Patates

Almanya’nın bir diğer gözde patates ürününe geldi sıra. Gerçi Almanya’nın her yerinde envai çeşit patates ürününe rastlamanız mümkün ama bu garnitür favorileriniz arasına girecek. Haşlanan patateslerin pastırma ve soğanla tavada tekrar kızartılmasıyla hazırlanan bu yemek onlar için garnitür olsa da sizin için bir öğünü doldurabilecek kadar doyurucu ve lezzetli.

 

Berliner/Pfannkuchen-Ponçik

Polonya’da paczki, Balkanlar’da krofne, Türkiye’de ise ponçik adıyla bilinen bu şahane lezzete Almanya’nın Berlin haricindeki şehirlerinde ise Berliner deniyor. İçerisinde marmelat ya da çikolata bulunan hamur toplarının kızartılması ve üzerine şeker serpilmesi ile ortaya çıkan bu güzel tatlı, Almanların kahve molalarında vazgeçemediği ürünler arasında. Hem serin Almanya havasında sıcacık bir bardak kahve ve yanında lezzetli mi lezzetli bir Berliner’e kim hayır diyebilir ki?

 

Lebkuchen-Baharatlı Bisküvi

Dükkânlarda, sokak pazarlarında, küçük şirin pastanelerin kapılarında asılı olarak görebileceğiniz bu ürünü sakın düz bir tabela sanmayın! Karşınızda Almanların en meşhur ürünlerinden biri olan lebkuchen. En basit tabiri ile şeker ya da çikolata kaplanmış baharatlı bisküvi olarak adlandırabileceğimiz bu ürün, ülkede kutlanan tüm özel gün ve etkinliklerde farklı mesajlar içeren versiyonuyla karşınıza çıkabilir. Uzun süre dayanması nedeniyle aynı zamanda güzel bir hediyelik olan lebkuchen’i, Almanlar birisinden özür dilemekten tutun aşkını ilan etmeye, bayram tebriğinden mezuniyet kutlamasına kadar her önemli günde birbirlerine gönderebiliyorlar.

 

Zimtschnecken-Tarçınlı Çörek

Amerikalıların cinnamon roll adını verdikleri tarçınlı çörek, Almanya’nın en sevilen pastane ürünlerinden. Lebkuchen gibi baharatlı ürünlere düşkün olan Almanlar, bu çöreği kahve molalarında severek tüketiyor. Evlerde geleneksel büyükanne tarifleriyle pişirilen bu lezzet, Almanya sokaklarında bulabileceğiniz ucuz ve leziz bir alternatif.

 

Käsekuchen-Cheesecake

Almanların cheesecake’i olarak isimlendirebileceğimiz bu tatlının en önemli özelliği krem peynirden değil, “quark” adı verilen peynirle bizim mutfağımızdaki süzme yoğurt arası bir kremayla yapılması. Aynı zamanda cheesecake’den daha fazla fırında bekletilen käsekuchen’i istediğiniz soslarla tüketebilirsiniz.

 

Fischbrötchen-Balıklı Sandviç

Eminönü sahilinde sıra sıra dizilmiş, mis gibi kokularla bizi cezbeden balık ekmeklerimize benzemese de Almanların balıklı sandviçi de denemeye değer. Daha çok salamura balıkla hazırlanan bu sandviçin içine tıpkı bizdeki gibi balığın eşlikçisi soğan ve yeşillik konuyor. Çeşitli soslarla hazırlanan bu sandviçin içinde kızarmış balık kullanan yerler de var.

 

Quarkballchen-Kızarmış Peynirli Toplar

Bu tatlı da bizim İzmir lokmasını andırsa da içerisinde biraz önce bahsettiğimiz Almanların meşhur quark kremasından yapılıyor. Bu özel kremalı hamurun kızgın yağda kızartılmasının ardından şekere bulanmasıyla hazırlanan küçük lezzet topları, yine yanında değişik tatlı soslarla tüketiliyor. Tarçın, zencefil, zerdeçal ve diğer baharatlarla hazırlanan ve balla servis edilen versiyonları ise Almanların ilk tercihi.

 

Apfelstrudel-Elmalı Turta

İncecik ve kat kat bir hamurun içine sarılmış kuru üzümlü, tarçınlı elma karışımının fırında pişmesiyle oluşan eşsiz lezzetine kayıtsız kalmak pek mümkün görünmüyor. Her ne kadar elmalı turta şeklinde Türkçeye çevirsek de apfelstrudel turtadan çok farklı bir görünüme ve tada sahip. Alman evlerinde geleneksel tariflerle farklı malzemeler eklenerek de pişirilen bu tatlı yine Almanların imza tatlarından.

Bu kadar muhteşem tatlarla tanıştıktan sonra Almanya mutfağından gelen enfes kokuları siz de artık duyuyorsunuzdur. Bu eşsiz lezzetlerin tadına yerinde bakmak için hemen atlasglb.com sayfamızı ziyaret edin.