Arşiv

Temmuz 2018

Browsing

Yaz geldi, şimdi Ege kıyılarının keyfini çıkarma vakti! Önümüzde kocaman bir Kurban Bayramı tatili var ve sizler için en keyifli yerlerden birini seçtik, evet Bodrum! Yaz gelir gelmez Ege Bölgesi’ne gidip üç ay boyunca dönmek istemeyenleri buraya bekliyoruz çünkü bu yazıyı okuduğunuzda hemen biletinizi alıp Bodrum’a kaçmak isteyeceksiniz. Şarkılara bile ilham olmuş “Bodrum’da sarışın akşamüstleri”… Nükhet Duru demiş, biz demedik. 🙂

Özetle Bodrum…

Bildiğiniz üzere Bodrum, Muğla’ya bağlıdır. Burada Muğla şivesiyle sıklıkla karşılaşabilirsiniz. Çoğu insan Muğla veya Ege şivesine hayrandır ve gerçekten samimi gelir kulağa. Aynı zamanda Ege Bölgesi huzur verir insana, her ne kadar son zamanlarda yazları istilaya uğrasa da sakin bir zamanda gitmenizin de ayrı bir keyfi olacaktır. Bayramlarda Bodrum ve Çeşme’ye adım atmak oldukça zor ve yorucu olabilir fakat bunu sevenler de bir o kadar fazla. Zaten bayramın asıl tadı da kalabalıkla beraber çıkmıyor mu?

Bodrum dediğimizde aklınıza ilk ne geliyor? Bizim aklımıza direkt beyaz evler geliyor. Bodrum’da başka renkte bir ev görmek bir o kadar zordur. Hele o evlerin mavi pencere ve kapıları yok mu? Size bir sır verelim; beyaz evlerin sırrı sıcağı biraz da olsa azaltmak. Mavi kapı ve pencere tercihlerinin nedeni ise akreplerin gelmesini önlemek; çünkü akrepler ateşten korkar ve mavi rengi ateş olarak görür. Müthiş bir bilgi değil mi?

Denizi ve Sahilleriyle Bodrum

Bodrum’da o kadar çok mavi bayraklı plaj var ki say say bitiremeyiz. Bodrum’un berrak suyu ve harika plajları sıcaktan bunaldığınızda yardımınıza koşacak. Önce sizlere birkaç yer sıralayalım: Gümüşlük, Bitez, Gündoğan, Türkbükü, Göltürkbükü ve Akyarlar. Yalıkavak’ı denize girilecek yerler listesine dâhil etmedik çünkü Yalıkavak denizden ziyade akşam eğlence yeri bir nevi. Özellikle Palmarina Marina en gözde yerlerden birisi. Fakat Yalıkavak’ta da plaj bulmanız mümkün, hatta çok sevilen Xuma Beach burada. “Ne demek Yalıkavak denize girilecek bir yer değil?” diye hemen bize kızmayın. Buraya da zamanınız varsa uğramalısınız. Fakat önceliğiniz diğer yerler olmalı!

Bitez’deki Sarnıç Beach’te denize girmek çok keyifli olacaktır, çünkü iskeleden berrak suya atlamak hepinize iyi gelecek, senenin yorgunluğu sulara karışacak! Oldukça da keyifli bir mekân, bize inanın. Gündoğan diğer yerlere göre biraz daha sessiz ve sakin olabilir. Ama tamamıyla sessiz diyemeyiz çünkü orası da artık keşfedildi. Türkbükü’nü anlatmamıza gerek yok diye düşünüyoruz çünkü muhtemelen hepimiz biliyoruz. Akyarlar’a da uğramalısınız, rüzgâr yoksa enfes bir deniz sizi bekliyor! Biliyorsunuz ki artık buralarda, özellikle bayramlarda, sakin bir yer bulmak mümkün değil. Biz o kavramı çoktan sildik…

Biraz da Tarihiyle Bodrum

Tarih her yerde, derinlerde bir yerlerde… Dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnas Mozolesi’nden başlayalım. Burası Bodrum’un en önemli yerlerinden biri aslında. Mimari açıdan hem Yunan hem de Mısır medeniyetinin karması bir yapı çıkmış ortaya. Kral Mausollos’un Mezarı olan bu yer görülmeye değer. Canım Ege’mize saygımızla geldik… Zeki Müren Sanat Müzesi’ni görmeden gitmek olur mu? Buralarda Zeki Müren’e “Bodrum Paşası” derler, biliyor muydunuz? Bu müzede Zeki Müren’e ait eşyaları görebilirsiniz. Sanat güneşini merak edenler buraya mutlaka uğramalı! Bir de buraları gezmişken Bodrum Antik Tiyatrosu’nu da ziyaret etmeye ne dersiniz? Burası tam Bodrum’un merkezinde, ulaşımı da çok basit. Göktepe Dağı’nın eteklerinde bir tiyatro… Yine Roma İmparatorluğu özelliklerine sahip bu antik tiyatro sadece bir tiyatro değil, aynı zamanda limanı izlemek için harika bir durak! Üstelik ücretsiz… Bodrum Kalesi’ni anlatmıyoruz çünkü onu görmeden gelmeniz imkânsız… Üç tarafı denizlerle çevrili bir yarımada, hem de iki liman arasında… Buradan Bodrum bir başka güzel gözükecek gözünüze!

Buraya geldiğinizde Ege mutfağına doyacaksınız. Eğer et yemeklerine çok düşkünseniz sebze yemekleri biraz sizi üzebilir fakat balık ürünleri tahmin edersiniz ki efsanedir! Buralarda gece hayat durmaz, hatta buralarda gece hayat var! Yaz geceleriniz renklenirken müziğe de olabildiğince doymanızı tavsiye ederiz. Bodrum sizi çağırıyor, beyaz evler sizi sayıklıyor, deniz sizi arıyor! Bu Kurban Bayramı istikamet Bodrum olsun! Bodrum biletleri tükenmeden yerler ayırtılsın!

Bildiğiniz gibi her yıl tüm mevsimlerin dünya moda otoriteleri tarafından belirlenen trend renkleri var. 2018 yazının da renkleri çok önceden belli oldu. Şimdi vitrinler ve podyumlar bu renklerle tasarlanmış birbirinden güzel kıyafetlere sahne oluyor. Biz de bu güzel kıyafetleri zevkimize göre kombinleyip günlük hayatımıza taşıyoruz. Peki, size bu yılın 6 moda rengini 6 şehirle kombinleyebileceğinizi söylesek? İşte, rengârenk 6 şehir!

 

Güneşin Rengi Sarının Şehri “Lizbon”

Sarı; yazın, güneşin, enerjinin rengi! Moda tasarımcıları da böyle düşünmüş olacak ki, bu güzel rengi tüm parçalarda kullanmayı es geçmemiş. Özellikle ayakkabı ve sandaletlerde kullanılan sarının her tonu, bronzlaşmış ten üzerinde mükemmel duruyor. Bu yaz aksesuar ve çantalarda da bolca göreceğimiz bu rengi en güzel taşıyan şehir bizce Portekiz’in başkenti Lizbon! Akdeniz ruhunu sonuna kadar hissedeceğiniz şirin mi şirin bir şehir. Büyük coğrafi keşiflere çıkarak bizi yeni kıtalar, yeni dünyalarla buluşturan kâşiflerin denize açıldığı liman burası. Aslında küçük bir Latin Amerika simülasyonu desek de yanlış olmaz. 28 numaralı ikonik sarı tramvaya atlayıp tüm şehri turlarken, kendinizi okyanusla karışan Akdeniz kokusuna kaptırmanız mümkün. Bu romantik, masalımsı şehirde denizci kocalarının ardından eşlerinin söylediği “fado” olarak adlandırılan yerel bir müzik türü var. Lizbon’da bir “fado evi”ne gidip, romantik ve hüzünlü fado müziğini dinlemeden dönmeyin deriz. Azize Meryem Katedrali, Jerónimos Manastırı, tam 100 yılda tamamlanan Ajuda Ulusal Sarayı ve Lizbon’un en önemli sembollerinden, Portekiz’in altın çağını yaşadığı coğrafi keşifler zamanından kalan Belém Kulesi’ni ziyaret etmeden Lizbon geziniz tamamlanmış sayılmaz!

 

Mor Lavantaların Açtığı “Provence”

Bu yazın ve hatta bu yılın rengi kabul edilen mor, her tonuyla karşımıza çıkıyor. Ama yazın havasına ve pastelliğine en güzel eşlik eden lavanta ve lila tonları bizce. Tasarımcılar da bizle aynı fikirde olacak ki lavanta ve lila renklerini bu yaz bolca her parçada görmeye başladık. Bizans ve Roma dönemlerinde sadece kraliyet ailesinin ve asillerin giymesine izin verilen bu renk, bu yıl özellikle tek parça kıyafetlerde karşımıza çıkıyor. Uçuşan eteklerde, şık ceketlerde, pantolonlarda ve abiyelerde gördüğümüz lavanta rengi, yaz itibariyle ayakkabı ve sandaletlerde de kendini göstermeye başladı.

Gelelim bu muhteşem renkle bütünleşen şehre… Provence! Fransa’da bulunan bu bölge aslında büyüklü küçüklü birçok köy ve kasabanın birleşiminden oluşuyor. Ama buranın en önemli özelliği belki de dünyanın en güzel kokan şehri olması. Provence tam bir lavanta cenneti! Burada lavantayla ilgili aklınıza gelen ve gelmeyen her türlü ürünü bulmanız mümkün. Size Provence bölgesine dair tavsiye edebileceğimiz şey; zamanın donduğu hissi veren bu masal diyarına bir an önce gelmeniz ve yüzyıllardır dokusunu koruyan bu harika sokakların ve lavanta tarlalarının tadını çıkarmanız.

 

Göğün Rengi Maviye Bürünmüş “Şafşavan”

Bu senenin favori renklerinden bir diğeri ise mavi. Daha doğrusu gök mavisi. Dinlendirici özelliği ile mavi bize kalırsa her dönemin rengi, herkesin favorisi, ama özellikle bu yaz gök mavisi ve tonlarını yine aksesuardan kıyafete her parçada görebiliyoruz. Bu renk ile özdeşleştirebileceğimiz kent ise; “Fas’ın Mavi İncisi” olarak bilinen Şavşafan. Dünyada çok az kişi tarafından bilinen bu şehirde insanlar, yüzyıllardır süren bir gelenekten dolayı evlerini maviye boyuyorlar. Kızıl toprağın üzerinde bir deniz gibi duran bu mavi-beyaz şehir sizi büyülemeye niyetli. Labirenti andıran dar sokaklarında birbirinden güzel fotoğraflara da imza atabilirsiniz. Çok sıcakkanlı ve yardımsever yerli halkla kaynaşmak için şehrin merkezi olan Medina’ya inebilir, şehre özgü sanat eserlerini görmek için Kasbah’ı ziyaret edebilir, Plaza Uta-Hammam El’de bulunan birbirinden otantik dükkanlardan hediyelik eşyalar alabilir, Akdeniz ve Arap mutfağının karışımı lezzetli yemeklerden tadabilirsiniz.

 

Adını Kırmızıdan Alan “Kızıl Meydan”

Aşkın, tutkunun ve iddianın rengi kırmızı, bizim için modası hiç geçmeyen renklerden. İnsan psikolojisi üzerinde iştah açmak, enerji vermek ve bazen de kışkırtıp öfkeyi kabartmak gibi etkileri olduğu söylense de kırmızı; moda tasarımcıları için bir klasik. Bu yaz kırmızının birçok tonunu özellikle plaj modasında görmek mümkün. Kırmızı ile özdeşleştirebileceğimiz yer ise; adı üzerinde Kızıl Meydan! Rusya’nın başkenti Moskova’da bulunan dünyaca ünlü bu meydanın bir diğer anlamı ise “Güzel Meydan”. Soğuk havalarda Rusya’ya gitmekten çekiniyorsanız, yaz ayları bunun için biçilmiş kaftan. Dünya Kupası Heyecanı Bu Yıl Matruşkalar Diyarı Rusya’da!yazımızda Moskova’da yapabileceğiniz her şeyi yazmıştık ama burada da bahsedelim. Meydanı daha da güzelleştiren, eşsiz mimari özellikleriyle bir ikon haline gelmiş Vasili Katedrali ve uzun yıllar Rus kraliyet ailesine ev sahipliği yapmış Kremlin Sarayı’nı gezmeden dönmek olmaz.

 

Beyaz Rüya “Sidi Bou Said”

Beyaz; temizliğin, saflığın ve masumiyetin rengi. Her dönem modanın favorisi. İçerisinde beyaz rengin olmadığı bir yaz kreasyonunu biz hatırlayamadık.

Her yaz olduğu gibi bu yaz da beyazı ayakkabıdan çantaya, fırfırlı elbiselerden, gömleklere kadar her yerde görüyoruz. Beyaz da kırmızı gibi moda dünyası için bir klasik. Dünyada beyazla özdeşleşen birçok yer var ama biz burada az bilinen bir yeri size tanıtmak istedik. Karşınızda Tunus’un şirin mi şirin kenti; Sidi Bou Said! Başkente 20 km uzaklıktaki bu mavi-beyaz cenneti ilk gördüğünüzde burayı Santorini ya da başka bir Yunan adası sanmanız mümkün. Bu kentin diğer özelliği ise hayran bırakan işlemelere sahip mavi pencereleri ve kapıları. Masmavi denizi, harika Akdeniz mutfağı, meşhur nane çayı, altın rengi kumlarıyla Sidi Bou Said, sizin için yepyeni bir tatil rotası olabilir. Colette, Simone de Beauvoir, André Gide gibi birçok ünlü ismi kendine hayran bırakan bu kent, günümüzde de yazar ve sanatçıların yaşamak için tercih ettikleri bir yer. Siz de bu yaz rotanızı Tunus’a çevirebilir, bu muhteşem Akdeniz kentinde farklı deneyimlere yelken açabilirsiniz.

 

Kültürümüzün Rengi Turkuaza Adanmış “Muğla”

Tüm dünyada “Türk mavisi” olarak bilinen turkuaz, denizle özdeşleşen renklerin başında geliyor. Tüm marin koleksiyonlarında mutlaka yer alan turkuaz bu yaz da deniz temalı tüm ürünlerde kendini gösteriyor. Turkuaz rengini bir yerle özdeşleştirmek istesek, bu yer tabii ki Türkiye ve tabii ki Türkiye’nin en turkuaz deniz ve koylarına sahip Muğla olmalı diye düşündük! Ölüdeniz gibi bir cennete ev sahipliği yapan Muğla’da Akvaryum, Kadıkalesi, Kabak, Kleopatra, Boynuzbükü, Göbün, Kargı, Salamakis gibi daha birçok inanılmaz güzellikte koy bulunmakta. Dünyaca ünlü Kelebekler Vadisi de yine Muğla sınırları içerisinde yer alıyor. Dalaman Havalimanı’ndan kolayca ulaşabileceğiniz tatil cennetleriyle ilgili detaylı yazımıza buradan ulaşabilirsiniz. Turkuazın en güzel tonlarıyla büyülenip muhteşem bir doğayla iç içe geçireceğiniz, lezzetli ve sağlıklı Ege mutfağını keşfedebileceğiniz bir tatil için yönünüzü Muğla’ya çevirmenizi tavsiye ederiz. Tüm renkli tatil planlarınız için Atlasglobal’i ziyaret edin.

Makedonya’nın başkenti, tarihin güzelliklerini taşıyan en büyük şehri Üsküp’e hoş geldiniz! Adeta heykeller şehri olan Üsküp’ten bahsedeceğiz bu yazımızda sizlere… Vardar Nehri’nin iki kıyısında yer alan Üsküp birçok medeniyetten insanları barındırdığı için tam bir kültür mozaiği. Her şeyi tek paragrafta anlatamayız, hemen ayrıntılara geçiyoruz!

Üsküp’teki Tarihi Yapılar

Makedonya Meydanı’ndan başlayalım anlatmaya… Bir meydan düşünün ki adeta şehrin kalbi! Burada Büyük İskender Heykeli bulunuyor ve size “Hoş geldiniz!” diyor. “Sadece Büyük İskender Heykeli mi?” diye soracaksanız; hayır! Makedonya’nın kuruluşunun 20. yılında Floransa’da yapılan Atlı Savaşçı Heykeli de anı olarak meydanda duruyor. Burada o kadar çok heykel var ki şaşırmaya hazır olun! Vardar Nehri ikiye ayırmış Üsküp’ü, yukarıda da bahsetmiştik bundan. İşte Vardar Nehri üzerindeki Taş Köprü bu iki yakayı birbirine bağlıyor. Buradan Türk Çarşısı’na geçebilirsiniz. Bu köprü Makedonya Meydanı’na da bağlanıyor. Ondan da bahsetmiştik birkaç satır önce.

Üsküp Kalesi’ni bilir misiniz? Üsküp’e tepeden bakan harika bir yapı. Burayı ziyaret ettikten sonra Üsküp Çarşısı’nda yer alan Bedesten’e gidip kumaş ve değerli taşlar satın alabilirsiniz. Meraklı olanlara duyurulur! Aslında burası sıra sıra dükkânların yer aldığı bir iş hanı. Bu arada Türk Çarşısı dediğimiz yerde de birçok Osmanlı eserine rastlamanız mümkün. Tam bir tarih mozaiği! Katedraller de oldukça görülmeye değer. Örneğin, Aziz Ohrid Kliment Katedrali veya Aziz Dimitrija Solunski Katedrali oldukça ünlü yapılar. Makedonya Mücadele Müzesi’ni de mutlaka gezmelisiniz. Burası Makedonya Meydanı’nın tam karşısında yer alıyor ve Makedonya’nın ulusal devletini kurma mücadelesini, tarihini ve kültürünü anlatıyor.

Üsküp Mutfağı

Üsküp yemeklerinde Osmanlı’nın etkisi hala görülüyor diyebiliriz. Yani Türk mutfağına da benziyor, o yüzden sofrada yabancılık çekeceğinizi sanmıyoruz. Onlar da yemeklerde sıklıkla sarımsak, soğan ve biber kullanıyor, aynı bizim gibi! Bir yemeğin olmazsa olmazı soğandır biliyorsunuz… Sarmalar, turşular, güveç yemekleri çok leziz olur. Aslında ilk paragrafta dediğimiz gibi farklı kültürlerin mozaiği olan Üsküp’ün yemeklerine de yansımış bu özelliği. Ama bir detay var ki vermeden geçemeyeceğiz; burada “pogacha” denen bir poğaça çeşidi var… Adı bizim poğaçalar gibi, ama oradaki poğaçaların işlevi bizim ekmeğimiz gibi. Yani her yemeğin yanında yiyorlar neredeyse! Tabii bir de Makedon ekmekleri var ki mutlaka denemelisiniz.

Üsküp’te Ulaşım

Ulaşım için metro veya tramvay beklemeyin sakın. Burada yalnızca otobüsler var ve yetiyor aslında. Çift katlı otobüsler görmeniz de mümkün. Zorlandığınız an taksiye de atlayabilirsiniz. Eklemek gerekirse; taksi orada oldukça uygun fiyatlı. Hele İstanbul’la kıyaslayacak olursak… Bir ulaşım yolu daha var ve buna çok sevinenler olacaktır. Bisiklet! Bisiklet kiralayıp gezebilirsiniz ve bu gerçekten çok güzel bir anı olacaktır. Bisikletle Taş Köprü’den geçtiğinizi hayal edin, bu bizi bile heyecanlandırdı!

Peki, Üsküp’ün vizesiz gidilebilecek bir yer olduğunu biliyor musunuz? İşte bu ayrıntı, yazının en güzel ayrıntısı olduğu için sona sakladık. Çünkü assolistler en son çıkar! Üsküp Havaalanı’na indiğinizde şehre ulaşmak oldukça basit. Taksi veya otobüslerle 20 dakikada şehirdesiniz. Uygun fiyata harika bir gezi sizi bekliyor diyebiliriz, hem de buram buram tarih kokan bir gezi! O zaman ne duruyorsunuz? Hemen alın biletinizi!

Bir önceki yazımızda size Fransa’nın sadece Paris’ten ibaret olmadığını eşsiz güzellikteki Bordeaux ve Lyon kentlerini anlatarak kanıtlamıştık. Şimdi ise biraz daha güneye, dünya jet sosyetesinin göz bebeği, Avrupa kıtasının Akdeniz ile en güzel buluştuğu yere gidelim. Karşınızda Fransız Rivierası’nın muhteşem üçlüsü: Marsilya, Nice ve Cannes.

Marsilya

Fransa’nın Paris’ten sonra ikinci büyük şehri Marsilya için söylenecek çok fazla şey olsa da sanırız onu tanımlayan ilk kelime; “kozmopolit”tir. Fransa toprakları içerisinde kurulan en eski kent olma unvanını da taşıyan Marsilya, çok kültürlülüğünü Akdeniz ögeleriyle buluşturup diğer snop Fransız kentlerinden ayrılmış. Burada Afrika kökenli ağırlıklı olmak üzere birçok kültürü bir arada görmeniz mümkün. Bu çok kültürlülük yemekten, müziğe kadar her alanda kendini gösteriyor.

Şehrin kalbi “Eski Liman” olarak adlandırılan Vieux-Port. Burası sizi oldukça Marsilya’da hissettiren, sıra sıra teknelerin, hemen arkasından da restoran ve kafelerin dizildiği oldukça keyifli bir liman. Şehrin ruhunu hissettiren bir diğer yapı ise Marsilya’nın en yüksek noktasına kurulmuş bir Romano Bizans Bazilikası olan Notre-Dame de La Garde. “Monte Kristo Kontu” romanına da ilham kaynağı olan ve 17. yüzyılda cezaevi olarak kullanılan Château d’lf, 19. yüzyılda inşa edilen tek katedral olma özelliği taşıyan, yapımında beyaz mermer ve kırmızı-yeşil taşlar kullanılan görkemli mimariye sahip Maseille Cathedral bu kentte mutlaka görmeniz gereken yerlerin başında geliyor. Fransız mutfağından ziyade daha çok deniz ürünleri açısından zengin Akdeniz mutfağının en lezzetli örneklerini bulacağınız Marsilya, diğer birçok Avrupa kenti gibi buraya sığdırılamayacak kadar çok görülmesi gereken yeri barındırıyor. Marsilya’da görmeden dönmemeniz gereken yerleri şöyle sıraladık:

  • Doğal tarih müzesi ve devasa çeşmeleriyle Palais Longchamp
  • Heybetli surları, büyüleyici duvar süslemeleri ve heykelleri ile sizi Orta Çağ’a götürecek Abbey of St. Victor Kilisesi
  • Yerel mimar Pierre Puget’in yoksullar için tasarladığı bina La Vieille Charité
  • 2013’te mimar Rudi Ricciotti tarafından tasarlanan çağdaş ve sıra dışı müze Musee des civilisations de l’Europe et de la Mediterranee
  • Farklı kültürlerin sentezlendiği Le Panier ve bohem semt Cours Julien

 

Nice

Cote d’Azur olarak bilinen Fransız Rivierası’nın başkenti kabul edilen Nice, Akdeniz’in tüm güzelliğini barındıran turkuaz suları, birbirinden ünlü plajları, kafeleri ve restoranlarıyla dünyanın en ünlü isimlerine ev sahipliği yapmış bir şehir. Sahil kenarına sıralanmış rengârenk evleri, ünlü markaların butikleriyle göz alıcı bir şehir Nice. Hatta şehrin yerlilerinin tabiriyle “Nice La Belle”. Yerleşimin çok eski tarihlere uzandığı şehir, 500 yıl kadar hakimiyeti altında kaldığı Savoy Dükalığı’nın etkisinde kalmasının neticesi olarak, Fransız şehri olmasına rağmen daha çok İtalyan havası hakimiyetindedir. Yüzyıllar boyunca aristokratların ve sanatçıların tatil yeri olarak bilinen Nice, II. Dünya Savaşı sonrası dünyanın her yerinden turisti ağırlamaya başlamış.

Diğer Fransız kentleri gibi Nice’te de yapılacak çok şey var ama bizce burada yapacağınız en güzel şey; şehrin birbirinden ünlü plajlarından birine inip turkuaz renkli sıcacık Akdeniz sularının keyfini çıkarmak. Tabii görmeden ya da ziyaret etmeden dönmemeniz gereken yerleri biz sizin için yine de sıralayalım:

  • Sahil boyunca keyifli bir yürüyüş yapıp gün batımını izleyebileceğiniz Promenade des Anglais
  • En güzel Nice fotoğraflarını çekebileceğiniz, şehri tepeden gören nokta Le Parc du Château
  • Cours Saleya’da kurulan ve antikadan yiyeceğe kadar geniş ürün seçeneği ile renkli pazarlar
  • Birbirinden güzel heykellere ev sahipliği yapan meydan Palace Massena
  • Şehrin ilk kurulduğu bölge Vieux Nice

Şehrin mutfağını anlatmaya gerek yok diye düşünüyoruz, zira yüzyıllarca İtalyan hâkimiyetinde kalmış, Akdeniz kıyısında bir Fransız kentinden söz ediyoruz! Ama size, Nice Katedrali önünde sıralanmış dondurmacılardan bir dondurma yemeden dönmemenizi gönül rahatlığıyla tavsiye edebiliriz. 😊

 

Cannes

Geldik, Nice’in 33 kilometre uzağında bulunan ve adını ünlü film festivali ile tüm dünyaya duyuran Cannes’a. Cannes da tıpkı Nice gibi Akdeniz’in tüm güzelliğini kendinde barındıran bir şehir. 16. yüzyılda keşişlerin yaşadığı bu şehir, 19. yüzyılda İngiliz Lord Henry Peter Brougham’ın buranın manzarasına hayran kalması ve ev yaptırmasıyla popülerliğini kazanmaya başlamış. Bugün en varlıklı Fransızlara ev sahipliği yapan Cannes, en kalabalık dönemini mayıs ayında düzenlenen festival dolayısıyla yaşıyor. Eski bir balıkçı köyünden bugün dünya jet sosyetesini ağırlayan bir şehre dönüşmesine rağmen Cannes, tarihi dokusunu koruyan bir kent. Fakat sizi uyaralım; Cannes Fransa’nın en pahalı şehirlerinin başında geliyor. Şehirde yer alan birbirinden lüks evleri ve arabaları görünce bunu daha iyi anlıyorsunuz. Lüks mağazalar, restoranlar ve oteller “Yeni Cannes” olarak adlandırılan bölgedeki La Croisette caddesinde yer alıyor. Cannes Film Festivali’nin kapanış partisinin de yapıldığı, şehrin en ünlü ve lüks oteli Carlton Otel de burada yer alıyor. Şehrin tam anlamıyla ruhunu yakalayabileceğiniz “Eski Cannes” ise şehrin en tepe noktasında yer alan Le Suquet isimli geniş mahalle. Buradan Cannes’ın en güzel manzaralarını yakalamanız mümkün. Meşhur film festivalinin yapıldığı binanın adı ise; Palais des Festivals et des Congrés. Binayı çok küçük bir ücret vererek gezmeniz mümkün. Festivalin meşhur kırmızı halısı da bu bina ile Carlton Oteli’ne kadar, yani yaklaşık 800 metre arasına seriliyor ve yıldızlar burada yürüyor. Ayrıca bu binaya giden cadde üzerinde, birçok ünlünün tıpkı Hollywood’daki yıldızlı yol gibi üzerinde el izlerinin olduğu taşlarla döşeli bir yol bulunuyor.

Fransız Rivierası’nın üç şehri, sizi de bizim gibi heyecanlandırdıysa, uçak biletinizi almak için Atlasglobal’i hemen ziyaret edin.

İrlanda’nın başkenti Dublin, Liffey Nehri’nin etrafına kurulmuş. Hatırlar mısınız? Üsküp de aynı tarza sahip bir şehirdi. İnsanoğlu seviyor galiba nehrin üzerine bir köprü ve köprünün iki yanına şehir kurmayı, ne dersiniz? Neyse, biz konumuz Dublin’e geri dönelim. Bilirsiniz, İrlanda huzur yeridir. Mutlu insanlarıyla bile ünlüdür. Sokaktan geçen 5 kişiye “Nerede yaşamak isterdiniz?” diye sorsanız, 3’ü İrlanda diyebilir. O zaman bu kadar övdüğümüze göre Dublin’e gitmek için 5 nedeni çok rahat sayabiliriz!

  1. İrlanda Müzikleri

İrlanda kültürü demek, geleneksel müzikleri, kendine özgü bol ayak figürüyle yapılan “step dancing” adlı folklorik dansları ve bu dansın meşhur gösterisi “Riverdance” demektir. İrlandalıların sahneleri oldukça güçlü ve gerçekten eğlenmeyi iyi biliyorlar! Bakmayın, İrlandalı bir sürü sanatçı ve grup var. Örneğin, U2 ve The Cranberries gibi… O yüzden oturduğunuz bir kafede U2 şarkılarını duymanız muhtemel! Dikkat; o kadar deli dolular ki sizi bir anda dansa kaldırabilirler. Bu çok eğlenceli! Neşeli bir müzik tarzına sahip İrlandalılar aslında müziklerinde kendi kültürlerini yansıtıyorlar. Yollarda flüt, gayda, gitar ve saksafon çalan müzisyenlere rastlayabilirsiniz. Dublin’de “Irish Live Music” tabelalarıyla sık sık karşılaşabilirsiniz. Çünkü canlı müziği bir ayrı seviyorlar. Her kafede canlı müzik var neredeyse.

  1. İnsanlardaki Gerçek Mutluluk

Dedik ya, çok neşeli bir kültüre sahipler. O kadar mutlular ki insana derdini unuttururlar. Burada herkes işini severek yapıyor ve bolca gülümsemeyi unutmuyor. Herkes böyle olunca da ortaya çok mutlu bir tablo çıkıyor. Dublin bu yüzden fazlasıyla pozitif enerji yayıyor. Belki de yaşadıkları yerle alakalıdır mutlulukları. Sonuçta bol oksijenli bir bölgede yaşıyorlar. O kadar iyiler ki insan “Bu kadar iyi insan var mı dünyada ya?” diye düşünmeden edemiyor. Çünkü en basitinden yol sorduğunuzda bile elinden gelenin fazlasını yapmaya çalışıyorlar. İnanılmaz bir toplum! Hatta burada tek başınıza bile gezebilirsiniz rahatlıkla. Belki de gerçek mutluluğu onlar her gün tadıyordur, ne diyorsunuz?

  1. Görülmesi Gereken Yerler

Cliffs of Moher uçurumları ve Rope Bridge… Bu iki yerden başlamalıyız. Cliffs of Moher uçurumları Atlantik Okyanusu manzarasıyla birleşmiş bir yer. Rope Bridge ise okyanusun üzerinde yürüdüğünüz bir köprü, ama halat ve tahtadan yapılmış bir köprü. Cesaret ister! St. Patrick’s Katedrali, Trinity College ve Dublin Kalesi gittiğinizde mutlaka gezmeniz gereken yerler. Edebiyat tutkunlarına bir tavsiye; Trinity College’da bir kütüphane var ki gerçekten ağzınız açık kalacak! Uzun koridor, efsane bir arşiv… 4 binadan oluşan İrlanda Müzesi’ne de mutlaka uğramalısınız. Yolunuz mutlaka Grafton Sokak’a düşecektir diye düşünüyoruz çünkü alışveriş, sokak aktiviteleri ve canlı heykellerin bulunduğu bu yerde bir tur atmak size çok iyi gelecek. Asıl gezintiye buradan sonra hazırsınız bizce!

  1. Dublin Festivalleri

St. Patrick’s Day (Aziz Patrik Günü) İrlandalıların ulusal günü olarak kabul edilir ve aslında dini bir gündür. Aziz Patrik, İrlanda’nın koruyucu azizidir ve her yıl 17 Mart’ta tüm İrlandalılar dans ederek ve şölene çevirerek kutlar. Dublin Tiyatro Festivali ise her yıl eylül ve ekim ayı arasında gerçekleşir. Peki, bu festivalin 1957’den beri kutlandığını biliyor muydunuz? Sanata bakış açısı bir başka burada. Edebiyata, sanata, kendi kültürlerine ve müziğe ayrı bir ilgileri var ve tüm festivalleri de bu doğrultuda gerçekleşiyor. Hepsinin ayrı bir anlamı var. Aslında bu festivaller bölümünü yazmakla bitiremeyiz çünkü İrlandalılar 400’den fazla festival kutluyor! Kim bilir, belki bir gün bu konu hakkında ayrı bir yazı yazarız…

  1. Yeşilliği, Doğası, Oksijeni

Geldik en güzel bölüme, İrlanda dendiğinde zaten aklımıza bol yeşillik geliyor! Dublin’i Dublin yapan da yeşil alanları, doğası ve parkları sanıyoruz. Bu parklardan size birkaç örnek verelim; St Stephen Green Park, National Botanic Garden, National War Memorial Park, Phoenix Park… Uzar gider bu liste ama başta gelen isimleri de sizlerle paylaşmış olduk. Burada alışık olmadığınız kadar oksijene erişeceksiniz. Karadeniz’de yaşamıyorsanız tabii… Dublin adeta yeşile yeterince doymuş bir şehir. Bu parklarda bisikletle dolaşmak da ciğerlerinizi açacaktır. Yeşile doyun, doğa sizi çağırıyor!

Dublin’e giderken İrlanda vizesi almanız gerekir. İngiltere vizesi de alabilirsiniz fakat bunun için İngiltere’ye de giriş yapmanız gerekiyor. Dublin’e mutlaka gidilmeli, çünkü burası herkesin bir gün yaşamak isteyeceği bir şehir. Hani derler ya “Emekli olayım, kasabaya yerleşeceğim.” Bizce Dublin’e gidin. Yerleşemezseniz de görün orayı mutlaka! Oradan döndüğünüzde kuş gibi hafif olacağınızı bilin. Bu yüzden de Dublin biletinizi erkenden alın çünkü bu yazıyı okuyanlar biletleri bitirecek.

Balkanların çok gizli bir coğrafyasında, geceleri sıradağlar ay ve yıldızların önüne öyle bir set çekermiş ki, etraf kapkaranlık olurmuş. Ve yıllar yıllar önce buraya yerleşen Türkler, bu gece karanlığına hayran kalmış, o dağların eteğindeki gizli coğrafyaya bugünlere miras bir ad bırakmış.

Montenegro’nun adı, işte bu hikâyeden geliyor. 14. yüzyılda Osmanlılar bu ülkeyi keşfederken aynı zamanda adını da bırakmışlar. Montenegro ya da Türklerin belirlediği adıyla Karadağ, Avrupa’nın en yeni devletlerinden birine ev sahipliği yapıyor. Daha önce Yugoslavya’nın bir parçası, büyük savaşın ardından da Sırbistan–Karadağ isimli bir birleşik devletin parçası olan Karadağ, 2006 yılında Sırbistan’dan ayrılmış ve bağımsızlığını ilan etmiş; bu ormanlarla, dağlarla kaplı coğrafya, başkenti Podgorica olan küçük bir ülkeye dönüşmüş. Budva ise bu küçücük ülkenin en inanılmaz hazinelerinden biri.

Dağların ardında, Adriyatik’in kıyısında

Karadağ’ın nüfusu 650 bin civarında seyrediyor. Yani, sadece İstanbul nüfusunun 30’da biri kadar! Bu nüfusun 4’te 1’i başkent Podgorica’da (Burguriçe) yaşıyor. Bu makalenin baş aktörü olan (Aslında bir hanımefendinin zarafeti var bu şehirde. Bu nedenle “aktristi” demek daha doğru olur!) Budva’nın ise nüfusu sadece ve sadece 20 bin kişi! Budva, tertemiz bir havaya sahip. Güneşi ne çok fazla sizi yakıp kavuruyor ne de rüzgârı üşütüyor. Sırtını, ülkeye adını veren dik, kara dağlara dayamış, önünde upuzun kumsalları olan Budva’da araç gürültüsü yaratmayı başaracak bir kalabalık olamıyor. Bu da denizin kumsala vuruşundaki sakinliği bozabilecek yegâne şeyin müzik olduğu bir doku yaratıyor.

İnsanlık tarihinin bir kuralı var: İnsanlar, küçük küçük ördükleri muhteşem kale şehirlerini hep su kaynaklarına yakın yerlere kurmuşlar. Budva da aynen böyle işte! Şehrin upuzun kumsalları Adriyatik Denizi’ne çıkıyor. Yani sahilde herhangi bir noktadan el salladığınızda karşınızda İtalya var. 😊 Bunu bilmek insana biraz tuhaf geliyor… Ayrıca bu sahiller, keyifli plajlar, sımsıcak Adriyatik Denizi’nin arasında bir yaz tatili geçirirken birkaç adım atıp şehrin Stari Grad mahallesine gittiğinizde çok daha ilginç bir sürpriz sizi bekliyor… Stari Grad, tamamen Orta Çağ’dan kalmış, labirent gibi caddeleri, taş binaları ile sıra dışı bir sürpriz. Budva’nın “eski şehir”i olan Stari Grad, dev kale duvarlarının arasına konuşlanmış. Bu caddelerde yürümek, size Orta Çağ’da yaşıyormuşsunuz gibi hissettiriyor. Çevredeki insanlarla biraz konuştuğunuzda, buranın geçmişi ile ilgili küçük tüyolar da alabiliyorsunuz: Budva, 1979’da korkunç bir deprem yaşamış ve Stari Grad’ın dev surları büyük hasar almışlar. 8 yıllık aslına uygun bir restorasyon çalışmasının ardından 1987 yılında yeniden açılmış.

Stari Grad turunuzu bitirip dev kapıdan çıkıp sola baktığınızdaysa kumsalları, denizi, huzurlu bir manzarayı görüyor, belki de aşkı burada hissediyorsunuz. Toplam plaj uzunluğu 21 kilometre ve 8’i mavi bayraklı, çoğu ücretsiz, 30’dan fazla plajı var. “Her günü bir plajda geçirip, her yeri göreyim!” demek için çok uzun bir tatili gözden çıkartmalısınız. 😊 Deniz suyu sıcaklığı Ege’nin kopyası!

Eğlence şehrin tam merkezinde

İş, “nerede kalınacak” ve “akşam ne yapılacak” konularına geldiğinde de Budva çok zengin! “James Bond: Casino Royale” filminde izlediğimiz Splendid Oteli gibi son derece lüks seçeneklerimiz varken, samimiyeti tercih edenler için de pansiyonlar ve kiralık evler var. Hemen her mevsim, bir kiralık ev bulmak mümkün Budva’da… Üzerinde “SOBA” yazan her yer, Budvalıların kiraladıkları evleri işaret ediyor ve bu evlerde son derece cüzi fiyatlara kalabiliyorsunuz. Gece hayatı ise gerçekten anlatılmaz yaşanır: Kalabalık ve coşkulu eğlenceyi sevenler için parti mekânlarının ve dev kulüplerin yanı sıra sokak kenarında sıralanan harika kafeler ile barlarda keyifli bir akşam geçirebilir, yorulduğunuzda odanıza dönüp huzurlu bir uykunun tadını çıkarabilirsiniz.

Budva’ya direkt uçak yok. Ama bu sizi üzmesin. Başka artılar var! Mesela Avrupa Birliği kapsamında olmayan Karadağ için vize gerekmiyor. Atlasglobal’in Belgrad uçuşunun ardından Air Serbia aktarmalı olarak toplam 2 saatten biraz fazla uçuş süresi ile Podgorica’ya varıyorsunuz. Podgorica Golubovci Havalimanı ise Budva’ya 70 km mesafede bulunuyor. Havalimanından otobüs terminaline ve oradan Budva’ya otobüsle gitmek 6 ila 8 € civarında.

Eğer tarih, eğlence ve yaz tatilini bir arada yaşamak istiyorsanız bizce siz, Balkanlar’ın en batı ucundaki enfes Budva’yı mutlaka ziyaret edin.